ABD’nin Sözde Terörle Mücadelesinin Kaotik Yapısı

251651 1122103402

Dr. Emine Çelik, ABD’nin sözde terörle mücadelesinin kaotik yapısını AA Analiz için kaleme aldı.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) 11 Eylül saldırılarının üzerinden 21 yıl geçti. Bu saldırılar sonrasında terörizmle mücadelenin yeni bir boyuta taşındığını söylemek mümkün. Özellikle dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un Kongrede yaptığı konuşmasında “…Her milletin, her bölgede artık bir karar vermesi gerekiyor. Ya bizdensiniz ya teröristlerdensiniz…” söylemi akabinde devletlerin terörle mücadele stratejilerine dair birçok değişikliğin yanı sıra bazı çelişkileri de beraberinde getirdi ve sözde küresel terörle mücadele başlatıldı.

Bilindiği üzere İkiz Kuleler ve Pentagon’a düzenlenen terör saldırıları, ABD’nin sözde küresel terörle mücadelesinde ilk adres olarak önce Afganistan, akabinde de Irak’ın işgaliyle sonuçlandı. ABD’nin her iki ülkedeki işgallerinin gerekçeleri ise hem ABD’de hem de uluslararası sistem içerisinde bugün bile halen tartışılmakla beraber bölgede istikrarsız devlet mekanizmalarının, akabinde de kaos ortamının fitilini ateşlediği yadsınamaz bir gerçek. Aynı zamanda ABD’nin Afganistan ve Irak’ta orantısız güç kullanımı, ordu personelinin yanı sıra bölgede aktif olarak Pentagon sözleşmeleriyle iş birliği geliştirdiği bilinen Blackwater (şimdiki ismiyle ACADEMI), Titan, MPRI gibi özel askeri şirketlerin karıştığı skandallar, başta ABD olmak üzere Batı’ya karşı var olan düşmanlıkları perçinledi. Günün sonunda ise El-Kaide başta olmak üzere bölgedeki mevcut terör örgütleri, Batı ve ABD karşıtlığında söylemleriyle ihtiyaç duydukları insan kaynağı için eleman devşirmekte zorlanmazken, söz konusu durum bölgede yeni terör örgütlerinin de ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Öyle ki sözde terörle mücadele için düzenlenen operasyonlar, Afganistan ve Irak’ta var olan terör örgütlerinin alan hakimiyetini artırırken bölgede yaşayan birçok bireyin radikalleşerek terör örgütlerine katılımlarını da hızla artırdı. Sözde demokrasi, insan hakları, terörizm ve radikalleşmeyle mücadele normları üzerinden hareket eden ABD, kırılgan devlet (fragile state) yapısındaki Afganistan ve Irak’ın yanı sıra Ortadoğu’da da parçalanmış devlet mekanizmalarının oluşmasına katkı sağladı.

abd

ABD’nin stratejik hatası: Hapishanelerdeki yeni terör hücreleri

ABD’nin, 11 Eylül sonrasında terörle mücadele bağlamında Afganistan’ı işgaliyle ülkede El-Kaide ile bağlantısı olduğu iddia edilen ve aynı zamanda da küresel terörle mücadele kapsamında yakalanan birçok kişi 2002’nin ilk aylarında Guantanamo cezaevine gönderilmeye başlandı. Ancak yakalanan teröristlerden ziyade Guantanamo’da yaşanan insan hakları ihlalleri ve hapishanede tutuklu olan bireylerin birbirlerinin networklerinden beslenerek radikalleştiklerine dair ortaya koyulan çalışmalar bir dizi tartışmayı da beraberinde getirdi. Nitekim Guantanamo’da yaşanılanlar DEAŞ’ın kökenlerini oluşturan ve Irak El-Kaidesi olarak bilinen yapının başındaki Zerkavi gibi figürlerin radikalleşerek El- Kaide ile iltisaklı hale gelmesini kolaylaştırdı. Böylelikle de Zerkavi, Bin Ladin’in finansal desteğinin yanı sıra ihtiyaç duyduğu insan kaynağına da erişebildi. 2003’te ABD’nin Irak işgali sonrasında ise ülkede Saddam’a yakınlıklarıyla bilinen on binlerce askerin ABD kontrolündeki Irak’taki Geçici Konsey tarafından bertaraf edilmesi, Zerkavi’nin hızla örgütünü büyütmesine büyük katkı sağladı. Guantanamo’da yaşanan olaylar Irak’ta da El- Kaide üyeleri ve Baas yanlılarının tutulduğu ABD kontrolündeki Bucca hapishanesinde de yaşandı. Bu bağlamda da El- Kaide’den sonra DEAŞ’ın da ihtiyaç duyduğu insan kaynağına erişiminde ABD’nin stratejik hatalarının yadsınamaz etkisinin olduğunu söylemek mümkün.

ABD, hem Afganistan’da hem de Irak’ta işgallerle neden olduğu yeni uluslararası terörizm sorunlarını perdelemek amaçlı bir dizi stratejik hamle gerçekleştirdi. İlk olarak El- Kaide’nin artan tehdidi ve terör örgütü DEAŞ’ın giderek büyümesine zemin hazırlayan operasyonlarının iç ve dış siyasette sorgulanmasının önüne geçmek adına örgütün üst düzey yöneticilerine dair nokta operasyonlar düzenlendi. 11 Eylül saldırıları sonrasında ilk hedef olan Bin Ladin’in, ABD Özel Kuvvetlerinin düzenlediği operasyonla öldürülmesi atılan ilk somut adım oldu. Washington, Ladin’in öldürüldüğünü Beyaz Saray’da gerçekleştirilen özel bir basın toplantısıyla tüm dünyaya duyurarak, ABD’nin terörle mücadelesine dair sözde etkisini göstermek istedi. Ancak El- Kaide kısa sürede örgütün yeni liderinin Eymen el Zevahiri olduğunu açıkladı. El-Kaide hem Ortadoğu hem de Afrika’da yaşanan iç savaşlar ve yeni ortaya çıkan terör örgütleri sebebiyle etkisiz olarak görülse bile Eymen el Zevahiri örgütü bir arada tutmayı başararak dağılmasının önüne geçti. El- Kaide’den sonra ilk dönemlerde Irak ve Suriye ekseninde büyüyüp genişleyen, bölgede ve özellikle Batı’da gerçekleştirdiği sansasyonel eylemleri kitle iletişim araçları ve teknolojiyi kullanarak tüm dünyaya gösteren DEAŞ’ın küresel terörizme etkisi, El- Kaide’nin gölgede kalmasına neden oldu.

Aynı doğrultuda 2014’te DEAŞ’ın sözde kurucu babası olarak bilinen Zerkavi, 2019’da DEAŞ’ın sansasyonel elebaşı olarak görülen Bağdadi, 2022’de aralarında çocuk ve kadınların da öldüğü operasyonda DEAŞ elebaşı Ebu İbrahim Kureyşi ve 2022’de Eymen Zevahiri de tıpkı Ladin’de olduğu gibi ABD Özel Kuvvetlerinin operasyonuyla öldürüldü. Hem El-Kaide hem de DEAŞ’ın önemli figürlerinin ortadan kaldırılmasına ilişkin operasyonlar sözde her iki terör örgütünün ortadan kalkması için gerçekleştirilmiş olsa bile örgütlerin hiyerarşik yapısının işlevselliği sayesinde hızlı bir şekilde yeniden kendi liderlerini yaratmalarını sağladı. Örgüt elebaşlarının öldürülmesi, ABD’nin sözde terörle mücadeledeki operasyonlarının odağı bağlamında başarı olarak ifade edilebilmekle birlikte ABD’nin terör örgütlerini ortadan kaldırmak yerine mücadeleyi sadece örgüt elebaşlarına yönelik operasyonlarla sınırlı tutması Washington’ın terörle mücadeledeki kaotik yapısını gözler önüne seriyor.

ABD’nin terör ve terörizmi meşrulaştırması

Bilindiği üzere birçok uluslararası kurum ve kuruluşlarla birlikte devletlerin terör örgütü ve terörizm tanımlarının yer aldığı yazınsal normlarda söz konusu tanımlamalar aynı olsa bile pratikte devletlerin kendi iç ve dış çıkarları doğrultusunda davrandığı bilinen bir gerçeklik. Bu bağlamda da terör ve terörizmle mücadele, teröristin ya da terör örgütünün kim ya da kimler olduğunun tanımına yönelik temel sorun ve bununla ilgili tartışmalar günümüzde de devam eden önemli bir güvenlik sorunu olarak karşımızda duruyor.

Uluslararası kurum ve kuruluşların yanı sıra birçok devletin terör örgütü listesinde yer alan PKK terör örgütü ve uzantılarıyla ilgili yaklaşım ise bu duruma verilebilecek en güncel örnek olarak ortada duruyor. Özellikle ABD’nin El- Kaide ve DEAŞ ile mücadelesi bağlamında yürüttüğü sınır ötesi operasyonlara karşın PKK ve uzantılarına (SDG/YPG/YPJ) askeri, finansal alanlar başta olmak üzere birçok noktada destek vermesi, terör ve terörizmle mücadelesindeki meşruiyeti ve ciddiyetinin sorgulanmasına neden oluyor. 9 Eylül 2022’de CENTCOM Komutanı General Kurilla’nın terör örgütü PKK kontrolündeki El-Hol kampını ziyaret etmesi ve buradaki bireylerin radikalleştikleri ve DEAŞ sempatizanlığının arttığına ilişkin söylemleri ikircikli bir tavrın göstergesi. Nitekim CENTCOM generallerinin sıklıkla PKK’lı teröristlerle bir araya geldiği biliniyor. Halihazırda gelinen noktada da ABD’nin sözde terör ve terörizmle mücadelesini iç ve dış siyasetine göre şekillendirdiği, bu doğrultuda da dirsek teması kurduğu terör örgütleriyle olan ilişkilerinde uluslararası norm ve hukuku hiçe saydığı ortadadır.

abd